Kendi Gücünü Reddetmek

Başkasını suçladığımızda ya da bir şeyden şikâyet ettiğimizde aslında kendi gücümüzü reddetmiş oluyoruz. Her olayda ve durumda bizim de etkimiz var.

Durumu nasıl algılayacağımızı, nasıl katkı sağlayacağımızı seçme şansımız var.


İnsan ne kadar çok kişiyi ne kadar suçluyor ne kadar çok şeyden şikâyet ediyorsa kendisini o kadar güçsüz ilan ediyor. Bu artık alışkanlık haline geldiği için hayattaki en küçük detayların içine bile sızmış durumda. Kısa bir an durup zihninizi tarayın, nelerden şikâyet ediyorsunuz, kimleri ne için suçluyorsunuz bir bakın. Bir şey istediğiniz gibi olmadığında ilk tepkiniz ne oluyor? Sonra bunun nasıl hissettirdiğine bakın.


Birini suçladığımızda hem kendimizi olayın kurbanı ilan etmiş oluyoruz hem de kendimizi ahlaki olarak o durumun ya da kişinin üzerine çekmiş oluyoruz. O yüzden bir yandan iyi bir yandan kötü hissettiriyor. Kurban gibi hissetmek duygusal olarak zor olsa da zihinsel olarak çok avantajlı bir pozisyon. Kendi sorumluluğunu almak yerine tüm sorumluluğu karşıdaki kişiye, dünyaya ya da tanrıya atma imkânı veriyor. Sorumluluğu attığı kavram ne kadar büyükse o kadar iyi. O zaman kendisini o kadar haklı, o kadar masum hissediyor. Hiç suçum yok, onların sucu dediği an kendisini üstün hissediyor. Ama aynı zamanda diyor ki benim hiç gücüm yok, güçsüz, aciz bir varlığım.


Ama içimde bir yerde de biliyorum ki bu gerçek değil. Kendime ihanet etmiş olmak içsel bir kaosa sebep oluyor. Bu huzursuzluk, öfke mutsuzluk gibi hissediliyor. Birilerine ya da bir şeylere sözlü ya da zihinsel olarak saldırma dürtüsü ortaya çıkıyor hatta.


Başkasını suçlayarak yaptığımın kendi gücümü kendimden almak olduğunu görmüyorum. Olaydaki sorumluluğu almak, başka bir algıyla yaklaşmak yani farkındalığımı yükseltmek zor geldiği için kendi dışımdaki bir şeyi suçluyorum.


Sonra bu davranış ve düşünüş şeklini kendim seçmiş de olsam kendime üzülmeye ve karşımdakine kızmaya başlıyorum. Kendimi güçsüz, çaresiz ve kızgın buluyorum sonunda.


Tek sebebi kendi yaşamımın her anlamda sorumluluğunu üstlenmek istememem. Başkasının söz sahibi, karar sahibi olduğu senaryoların işime gelmesi. Önce kendi gücümü reddettim, sonra buna inandım. Üstüne üstlük tüm dünya algımı bunun üstüne kurdum. Tüm dünyanın benim üzerimde etkisi var ama benim dünya üzerinde hiç etkim yok yalanına inandım. Kolaya kaçayım derken, kendimi çok büyük bir yükün altına soktum. Bu yükün altında ezildim. Umudumu, yasama isteğimi kaybettim. Depresyon salgını dediğimiz şey aslında kendi sorumluluğunu almayı reddeden anlayışın salgını.


Nasıl bu hale geldik peki? Belki bizim için en doğruyu yapmaya çalışan ebeveynlerimiz vardı. Belki yönetilmeye alıştık hayatımızın her adımında. Evde, okulda, işte. Devlet tarafından, din, toplum tarafından. Ortalık biri kurallar koysun ben ona uyayım, ne yasak ne değil biri bana söylesin, çünkü düşünmek çok zor diyen insanlarla dolu. Çünkü eylemlerinin sonucunu üstlenmek yerine başkasına yıkmak en kolayı. Neden peki? Hata yapmak mı çok önemliydi?

Suçlu olmak mı? Suçlu olmamak için mi suçlama döngüsüne mi girdik?

İki şikâyet eder, kendimi sütten çıkmış ak kaşık hissederim mi dedik?


Ya da birini suçlamak benim ondan iyi olduğumu iddia edişim mi?

Birinden daha iyi olduğumu hissetme ihtiyacı mı?


Belki hayatın karşısında etkisiz elemanlar olduğumuza derinden inandık ama var, gücümüz var, karar yetkimiz var, seçme hakkımız var. Yaşamımızın kontrolünü ele almak bizden başka kimsenin yapamayacağı bir seçim. Gücümüzü geri kazanmak suçlamayı bırakıp sorumluğu üstlenmekle başlıyor. Tüm varlığımızla, tüm farkındalığımızda o anda olduğumuzda farklı secimler yapıyor, bilinçli aksiyonlar alıyoruz. Deneyin yine, bir süreliğine zihninizdeki tüm suçlamayı bırakın. Nasıl hissettiğiniz değişecek ama en önemlisi bilinciniz değişmiş olacak. İşte o zaman yaşadığınız her şeye diyeceksiniz ki “Buna bakmanın başka yolu var, bunun yerine huzuru görebilirim.”





101 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör